Cevapla 
 
Derecelendir
  • 0 Oylar - 0 Yüzde
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Bir çığlık olmak istedim sanatımla…
06-16-2008, 05:26 PM
Mesaj: #1
Bir çığlık olmak istedim sanatımla…

Böyle başlıyor, O 'nun için satır başları. Bir çoğumuz O 'nun çığlıklarına sonradan ortak olduk belki de. Sonra tanıdık, tanıdıkça benimsedik. Sanatıyla ve insanlığıyla farkında olmadan yaşamımıza ortak kıldık. Daha çok anlattı bizi o çığlıklar. Ve daha çok uyandık o sesle.

Kendimizden hep bir parça bulduk anlattıklarında, şarkılarında, notalarında. Tüm üstlenilen sıfatların ötesinde insandık... Ve o bir insan.

Aykut KUŞKAYA


Muhafazakar kesimin sanatçısı olarak tanınıyorsunuz. Bu tanım,böyle tanınmak sizi rahatsız ediyor mu? Bu kesime hitap etmekten hoşnut musunuz?

Hayatımın her döneminde at gözlüklerine karşı oldum. İnsanlar tarafından sahiplenmek güzel bir şey ama insanların beni kendileri gibi görmeleri doğru değil. Çünkü bu insanların çoğu beni gerçekte tanımıyorlar. Bir çoğu, kendi kafasındaki şablonu ya da misyonu bana yapıştırma ya da yakıştırma derdindeler. Ne yazık ki tanıtım imkanı az oldukça bu yaftalarda çoğalıyor. Bu anlamda bir rahatsızlığım var. Yoksa muhafazakar kesimin, muhafazakarlığından kaynaklanan bir şey değil. Kaldı ki,genel olarak, çoğunluk anlamında belki evet haklısın ama bunun dışında da çok şeylere de şahit oldum. Her gittiğimiz yerde, çok farklı ortamlarda, farklı düşünce yapısı ve ideallere sahip insanlarla da tanışıyorum.

Muhafazakar insanlar, gitar ve siz. Arada bir zıtlık var. Çünkü muhafazakar kesim gitara pek sıcak bakmıyor. Buna rağmen kendinizi sevdirmeyi nasıl başardınız?

Bu biraz süreçle ilgili bir şey. Muhafazakar insanlar da, Türkiye toplumunda, ülkenin farklı kesimlerinde olduğu gibi, belli süreçlerden, belli dönemlerden geçiyor. Gitar,Aykut Kuşkaya ve muhafazakar kesim diye koyarsanız başlığın adını 15 yıl geriye gitmeniz lazım. 15 yıllık bir süreç var. İlk gitar kullandığımız zaman 1985'in sonunda ve 90'lı yılların hemen başlarındaki çalışmalarda, çok tepki de vardı. Çok olumlu tepkiler de vardı. Hem olumlu, hem olumsuz, aşırı uçlarda. Şu anda bu uçlar yok, kayboldu.

80'li - 90'lı yıllarda müzik yapmak zor muydu? Bu dönem zor bir dönem miydi?

Söz konusu müzikse her dönem zordur. Bir de şu fark var; ben, yaptığım müzikte bir hedef kitlesi koyup da ,ben buna göre müzik yapmalıyım ,diye yola çıkmadığım için, böyle bir problemim yok. Benim derdim zaten müzik yapmak. Bu,benim için başlı başına bir problem. Her albüm bin bir sancıyla çıkıyor. Bu sancıda çok madde yok. Ben,nasıl bir kesime, nasıl bir hedef belirlersem nasıl besteler ,nasıl sözler koyarsam, bu eser daha çok satar? Böyle bir kaygım olmadığı için, bu soru çok anlamlı değil. Böyle bir sorunum yok çünkü.

Bir önceki albümde Ney-Gitar sentezi ile tasavvufi ilahiler söylediniz. Böyle bir albüm kimin fikriydi? Olumlu-olumsuz tepkiler aldınız mı?

Bunu söylemek benim fikrimdi. Hem enstrümantal haliyle, hem benim okuduğum o dingin, o soft , slow haliyle tepki aldım ama hep olumlu tepki aldım. Olumsuz bir tepki almadım. Yani, bu da nerden çıktı? gibi bir tepki almadım .Tasavvuf müziği bu topraklarda var olmuş en eski formlardan biri hiç şüphesiz. Ama günümüze kadar, yani şöyle bir 10 yıl öncesine kadar, hep klasik formlarda nakledilmiş insanlara. Klasik tasavvuf enstrümanları ve adabıyla, yorumlarla, insanlarla, okumalarla... Ama son 10 yıldır bunun dışında şeyler de yapılıyor .Sevgili dost Erkan Mutlu olmak üzere, Sami SAVNİ bey olmak üzere, Grup Yeniçağ olmak üzere çok farklı formlarda yapılıyor. Tekno versiyonları da var bunların, pop versiyonları da. Hatta rock versiyonları da. Ben de kendimce daha sade, daha dingin bir şey yakalamak istedim. Aslında tasavvufa da, tasavvuf müziğinin ruhuna da uyduğunu düşünüyorum bu dinginliğin, sakinliğin. Bir de arada bir fark var. Gitar ve Neyden oluşuyor bu, bir de benim yorumumdan. Gitar ülkemizde tamamen batılı bir enstrüman olarak addediliyor ki bu böyledir. Tamamen batılı bir enstrümandır. Ney de doğunun gizemli nefesi. Bu ikisinin buluşması güzel ve hoş bir birliktelik oldu.

"Yeşil Pop" cümlesi size neyi ifade ediyor?

"Yeşil Pop" cümlesi Yeni Şafak gazetesini ifade ediyor. Çünkü ilk kez bunu Hakan Albayrak yazmıştı. Güzel bir ironi… Yeşil ve pop. Yani yeşili İslam olarak alırsak ki buna inanmıyorum. Güzel bir ironi aslında. Aslında bunu yazan arkadaş da, Hakan da buna inanmıyor. Yani ne poptan popüler müziği kastediyor, ne de yeşilden tamamen İslam'ı. Ama iyi bir ironiydi. Çünkü süreç içerisinde, muhafazakar kesim ve müzik süreci içerisinde, 90'lı yılların hemen başında öyle sanıyorum ki, 97'ye kadar, yaklaşık 6-7 sene içerisinde tam bir cümbüş vardı .Zaten "İlk cemre"den sonra, 94 sonuna kadar ben hiçbir çalışmada yer almadım. Bunun nedeni de buydu. Ben 92 yılında böyle bir çalışmaya girmek istiyordum.

O arada şirketim Cağaloğlu'ndaydı. Babıali yokuşunda Diyanet'in müzik mağazası açılmıştı. Bir gün önünden geçerken hayretle bakakaldım. Sonra yürüdüm, döndüm bir daha baktım .Çünkü sanki bir anda onlarca kaset çıkmış. 70-80 tane kaset vardı. Adı ezgi olan, sözleri tırnak içinde "İslami" olan. İşte kutsalımızdan bahseden, saadetten, dirilişten ,Kur-an'dan, Hz. Peygamber 'den bahseden... Fakat müzik yapısı, formu olarak bu sözlerle hiç alakası olmayan formların kullanıldığı, hatta abartıldığı... Gerek bir İran marşından,gerek İrlanda-Alman ezgilerinden apartılmış... Tuhaf bir müzik karmaşası vardı ve buna da "İslami pop" denildi. Bu anlamda aslında doğru bir yakıştırma. İronik, ama doğru.

Müziğe bağlamayla başladınız fakat gitarla devam ettiniz. Neden gitar? Gitar sizin için bir müzik aleti olmanın dışında neyi ifade ediyor?

Gitar,bir müzik enstrümanı olmanın dışında benim için dostu ifade ediyor. Gitarımın adı da "yaren" zaten. Siyah gitar özellikle yıllardır tercihimdir. İlk önce bağlamayla başladım, ortaokul yıllarımda Orhan DAĞLI'dan ders alarak başladım. Halen yaşıyor, büyük bir nimettir bizim toplumumuz için. Ne yazık ki adı çok bilinmeyebilir yeni kuşaklar tarafından ama Orhan DAĞLI gerçekten çok değerli bir müzisyendir, akademisyendir. Lise yıllarında gitara geçtim. Daha doğrusu ben gitarı keşfettim. İlk elime aldığım zaman baktım sesi daha değişik geliyor. Birkaç parmağımı koyduğum zaman daha ahenkli bir ses çıktı. Nihayetinde ben her ne kadar anne tarafından Tatar, baba tarafından Arnavut olsam da, 4-5 kuşaktır İstanbulluyuz. Yani kent kültürüyle büyümüş, yetişmiş bir insanım. Bağlama daha çok Anadolu halk kültürü normlarını içeriyor. Bağlama dediğiniz zaman, çalındığı zaman hemen Anadolu'ya doğru yola çıkılıyor. Ben kentli bir adamım sonuçta. Kendimi ifade edebileceğim bir enstrüman lazımdı bana. Bestelerimi,sözlerimi üzerinde değerlendirebileceğim, derdimi anlatabileceğim. Bu yüzden gitar benim için uygun, iyi bir enstrüman. Kendimi gitarla yaptığım bestelerle daha iyi ifade ettiğimi düşünüyorum.

Aykut KUŞKAYA beste yaparken nelere dikkat eder?

Beste yaparken bir şeye dikkat etmeye gerek yok. Çünkü beste sizden taşan bir şeydir. Yani ruhunuzdan taşan bir şeydir. Genelde ilham deniyor buna, burada "dikkat" yoktur aslında. Dikkat unsuruyla yaklaşırsanız beste olmaz. Matematiksel bir şey yapmış olursunuz. Yani alırsınız notaları, ölçülendirerek yazarsınız. Matematiksel bir şey çıkar önünüze. Temelinde müzik matematiktir. Ama söz konusu şey beste yapmaksa bu biraz daha farklı... Yani o an ruhunuzda olup bitenin notaya dökmenin adıdır aslında beste.

Eğitimli insanlar, müzik eğitimi almış insanlar yani daha iyi beste yapar diyebilir miyiz peki?

Elbette söylenebilir. Eğitimli insanlar daha iyi beste yapar. Ama eğitimsiz insanlar da o ruhlarındaki şeyi açığa çıkarabilirler. Ama bu çok sayılıdır ve çok sınırlıdır. Sınırlıdır, şu anlamda: çok az insan bunu yapabilir. Sayılıdır; çok az sayıdaki insan, çok az beste yapabilir. Günümüzde yeni çıkan, hatta eskiden de pek çok albümde, müzik bilgisi, akademik kariyerine yetmeyecek bir sürü insan tanıyorum. Aslında bir yönüyle ben de öyleyim. Evet notayı bilirim, ölçüyü bilirim...vs. ama akademisyen anlamında bir müzisyen değilim ben. Buna rağmen müziği tanırım. Enstrümanları tanırım. Yani ne yaparsam ne çıkacağını bilirim. Mesela İbrahim Tatlıses de beste yapabilir. Ya da pek çok arkadaşım var, beste yapıyorlar ama hiçbir enstrüman çalmasını bilmiyorlar. Bu şöyle olur, yolda yürürken içinizden bir şey geçer, bunu mırıldanırsınız, adını da beste koyarsınız. Sonra bunu verirsiniz iyi bir aranjöre ,alır bunu bir güzel süsler, üzerine doğru enstrümanlar koyar ,notalarını ve ölçülerini düzenler... İşte giriş bölümünü introsunu,ara nağmelerini, altrosunu, finalini koyar ve size basbayağı bir eser çıkmış olur.

Söz üzerine beste yapma gibi mi oluyor yoksa ikisi farklı mı?

Yok, bu çok göreceli bir şey, mesela Üstad 'ın Sakarya Türküsü'ne yığınla beste yaptım. Yakın bir zamana kadar 9 tane diyebilirdim . Şimdi 15 -16 tane var . Hala bırakmadım peşini ama olmuyorişte, çıkmıyor . Çok isterdim bunu ama çıkmıyor. Bir de şu sorun var; şiir çok uzun, şiir bir de Üstad'ın olunca kesmek istemiyorum. Bunların hepsini bir müzikle anlatabilmek içinse herhalde senfoni yazmak lazım. Bunu yapana kadar ben yine onlarca beste yapacağım. Bu anlamda çok zor ama yine Necip Fazıl KISAKÜREK'in Yattığım Kaya 'sını , Kafesli Evler 'ini , Kaldırımlar'ını yaparken hiç zorlanmadım .

Bu aynı zamanda az önceki "Beste yaparken eye dikkat ediyorsunuz ?" sorusuna dabir cevap olabilir . Söz ve bestenin uyumu! Bu uyumda da melodik alt yapısı önemli .Hangi ritmi kullandığınız, hangi metronomu kullandığınız , -ki bu müziğin tansiyonunu belirler-, sonra hangi enstrümanı kullandığınız... Ama bunlar hep beste sonrası olacak şeyler. Mesela ben Kaldırımlar'ı yaparken, melodik form olarak kaldırımlara çıktım. Sonrasında da vurdum kendimi kaldırımlara, adımladım . O şiiri okurken adımladığım her ritim neyse kaldırımların metronumu da bu oldu. Bu, beste yaparken dikkat edilmesi gereken bir şey gerçekten. Söz ve melodinin birbirine uyumlu olması gerekir. Bu şekilde ancak daha güçlü olabilir.

Albümleriniz dinlendiğinde, gerek müzik gerek sözler olarak hepsinde farklılıklar olmasına rağmen alt yapıları aynı mı?

Aynı değil, ortak payda olarak şu ana kadar yaptığım yedi albümde tek ortak payda melodik formları. Uyan Ey Gözlerim' i bir tarafa bırakıyorum, çünkü onun formu tamamen tasavvuf. Aykut KUŞKAYA formu denilebilecek bir form var ama bu formu da gerçekten müzikle yoğrulmuş insanlar farkedebilir. Ya müzisyenler ya da çok müzik dinleyenler bunun ayrımına varabilir.

Yeni albüm , diğerleri ile kıyaslanırsa ne tür farklılıklar var?

Yeni albüm bir yönü ile Nereye Kadar albümüne benziyor. Daha çok sözleri itibarıyla. Yani içerisinde o muhafazakar kesim her neyse -ki ben de bir yönü ile o kesimin içinde olmuş oluyorum- onları hoşnut edebilecek eserler de var. Allah Sorar vb. eserler de var. Ya da başlı başına bir konuyu, insanlığın serüvenini ya da ne bileyim mesela geceyi konu alan eserlerde var. Bir yönüyle Nereye Kadar'a benziyor. Ama enstrüman ve alt yapı olarak hiç bir albüme benzemiyor. Çoklu enstrüman kullanımı olarak Ağlarken Gülebilmek' e belki, ama mesela Ağlarken Gülebilmek'te elektro gitar yoktu, bu albümde var. Akustik , klasik, bas gitar var. Bağlama var . Davul, darbuka, def var. Tumbalar, bongolar, ziller var. 10 - 12 kemanın bir arada çalındığı eserler var. Tamburlar, yaylı tamburlar, ud var. Klasik kemençe, kanun var. Ney var. Enstrüman skalası bir hayli geniş albüm bu. Form olarak da tasavvufa yakın, onu andıran eserler de var. Pop da var. Popüler müzik anlamında kullanıyorum bilerek, pop müzik de var. Rock müzik de var. Sanat müziği de var. (Dünya halini). Farklı, gerçekten çok farklı bir albüm oldu SELAM.

Uyan Ey Gözlerim' i ayırırsak, kendi söz ve bestelerinizin olduğu albümler arasındaki dönemin uzun olduğunu düşünmüyor musunuz ?

Uzun bir süre denilebilir. Ne Olur Anla' yı söylüyorsunuz ama 2000' in sonunda çıkan bir albüm, öncesinde en fazla Nereye Kadar'a, gelmeniz, hatta Yalnızı'a gelmeniz gerek. Çünkü Türkiye' de bir albümün çıkması demek, klibin de dönmesi demek. Buda şu anlama geliyor: Ben 7-8 senedir Tv ' lerde yokum. Bu yüzden 7-8 senelik bir aradan söz ediyorsunuz. Bu iyi bir ara, ciddi bir ara. Ama böyle olması gerekiyordu. Benim şartlarım bunu gerektiriyordu daha doğrusu . Benim için doğru olan zaman buydu. İnşa-Allah öyle de olacak.

Aykut Kuşkaya TV'lere geri mi dönüyor? Yıldızınız parlayacak mı?

Evet, bu albümde klip çalışması olacak ve müzik kanallarında yayınlanacak.

Hangi parçaya çekilecek klip?

Hangi şarkıya ilk klibi çekeceğimiz konusunda danıştığımız kişi ve kurumların hemen hepsinden farklı yanıtlar aldık. Ve bu, albümde "hit" olmaya aday pek çok eser olduğunu gösteriyor aslında. Henüz belli değil ama büyük ihtimal GECELER'e çekilecek.

Son iki albüm, biri sadece gitar,diğeri ney-gitar. Yeni albüm sound olarak daha ritmik ve enstrüman olarak zengin. Yine albümler arasındaki farklılıklara geldik. Bu bir sanatçı için risk midir? Risk taşır mı?

Elbette risk taşır. Ama sanatını toplum için yapan sanatçılar için risk taşır. Ben sanatımı mutlak anlamda toplum için yapmıyorum. Mutlak anlamda sanat içinde yapmıyorum elbette. Ama ikisinden birini önüme çıkartırsanız eğer; sanat, sanat içindir görüşünü tercih ederim. Ama asıl doğrusu, sanat,benim içindir. Ben yapıyorum sonuçta bunu ,benim bundan hoşnut olmam lazım. Kendime dürüst kalıyor olabilmem lazım ki,sonra da bunu insanlarla paylaşayım.
Gitarın benim için nasıl önemli bir yeri olduğunu söylemeliyim. Benim için sadece bir müzik enstrümanı değil. Kendimi ifade edebildiğim bir dost, bir arkadaş, bu yüzden benim için değerli. Gitarla yapılmış bir albümün, farklı enstrümanlarla yapılmış bir albümle arasında çok bariz bir fark var. Bence daha kalıcı. Çok göze çarpmıyor olabilir şu anda, ama mesela sadece gitar kullanarak yaptığım Ne Olur Anla albümünü ele alalım. Ne Olur Anla'nın basın bültenini yapıp da hiçbir medyaya yollamadım. Klip çekilmedi. Tv programlarına konuk olmadım. Hiçbirini yapmadım. Ama sizi temin ederim, Aykut KUŞKAYA bir 10 yıl sonra da müzik yapmaya devam ederse ,en çok satan albümü Ne Olur Anla olacak. Çünkü 10 sene sonra Ağlarken Gülebilmek'i dinleyemiyor olabilirsiniz; müzik anlayışı sürekli olarak değişiyor, yenileniyor, model değişiyor yani... Ama bunda moda olabilecek bir enstrüman yok. Sadece gitar var. Yani bundan 30 yıl önce yapılmış Bülent ORTAÇGİL, Fikret KIZILOK kayıtlarını, biz halen taptaze, canlı dinleyebiliyorsak, bu onun kalıcılığını gösterir. Çünkü, moda olabilecek alt yapı kurguları, farklı enstrümanlar yok. Ne Olur Anla, bu yüzden benim için değerli.

Yeni albüm için popüler kesime daha çok hitap ediyor, denebilir mi?

Bir çok insan beni Allah Sorar ile tanıdı. Daha sonra diğer albümlerin farkına vardılar. Ve bir şekilde, hatta zor şartlarda önceki albümlerimi buldular. Bu albümde de beni yeni tanıyan bir çok insan olacak

Türkiye'de müzik sizce olması gereken yerde mi? Müzik piyasasını nasıl buluyorsunuz? Unkapanı'na halen Kurtkapanı diyebilir miyiz?

Diyebiliriz elbette. Ama kurdun bayağı bir tüyleri yolundu. Çünkü ülkedeki krizden en çok etkilenen iki sektörden birisi. İlki reklam sektörüdür .İlk darbeyi onlar yerler. İkincisi de genel anlamda eğlence sektörüdür. Müzik de, toplumumuzda genel olarak eğlence olarak alındığı için, Unkapanı da hep buna yönelik tanıtımlar yapar zaten, buna yönelik eserler, sanatçılar seçilir. O yüzden ciddi bir kriz geçirdi. Artık yoğun satışlar yok. Kaseti 100 bin satmış bir eseri artık bütün Türkiye biliyor demektir. Dolayısıyla ciddi bir kriz geçirdi. Ama müzik halen olması gereken yerde değil. Bu bana göre, topluma göre değil. Çünkü, müzik dediğiniz şey toplumun aynasıdır. Toplum o dönemde neyi yaşıyorsa, siz onu müzikte bulabilirsiniz. Bu anlamda, herhangi bir yerde, herhangi bir coğrafyada, herhangi bir toplumun yapısını merak ediyorsanız, o dönemde, o kesiti alın, yapılmış müziklere bakın toplumu tanıma şansı bulursunuz. Türkiye neredeyse son 20 yıldır tüketim formlarının ön plana çıktığı bir ülke görünümünde, bireyselleşme var. Herkes kendi derdine düşmüş, herkes kendi gemisini kurtaran kaptan konumunda .Şu andaki müziğimiz de buna ayna tutuyor sadece .Toplum neredeyse zaten müzik de orada. Toplum olması gereken yerde olmadığı için ,dolayısıyla müzik de olması gereken yerde değil.

"Sanatçı ulaşılmaz." diye bir yaklaşım var Türkiye'de. Sizin bu kadar ulaşılır olmanız ve insanların sizi bu kadar kendilerinden kabul etmeleri olumlu bir yön mü? Olumsuz yönleriyle karşılaştınız mı?

Olumsuz yönleriyle çok karşılaşmadım. Nadiren karşılaşıyorum. Mesela bir yere konsere gidiyorsunuz, yorulmuşsunuz,bir sürü yol gitmişsiniz ,az sonra sahneye çıkacaksınız. İnsanlar sürekli sizinle birlikte olmak istiyorlar, sürekli konuşmak, tokalaşmak, fotoğraf çektirmek, söyleşmek...vs. istiyor. Kendinizi "sanatçı" görmüyor olmanız,onları engellemenize yetmiyor.Yani engelleyemiyorsunuz. Olsun,diyorsunuz, "Bak seviyorlar,farklı görüyorlar beni"diyorsunuz. Ama daha çok yoruluyorsunuz. Yani benim için tek dezavantajı bu. Onun dışında olumlu ya da olumsuz onu ben takdir edemem. Ben buyum çünkü, bunu yaşıyorum. Yani mümkün olduğunca sıfatlardan kaçmaya çalışan, bunu da ömrümün sonuna gelmeden yapmaya çalışan bir adamım ben. Sanatçılık ,iş adamlığı, radyoculuk, reklamcılık, babalık, kocalık vs. hangi sıfat olursa olsun. Hiç değilse kendi içimde benlerden sıyrılmaya çalışan bir insanım ve bunların içine müzisyenliğim ve sanatçılığım da dahil. Dolayısıyla Aykut Kuşkaya dünyaca meşhur bir insan olsun, hiçbir zaman o sözü edilen kaprislerden bende olmayacak.

Sanatçı yönünüzle birlikte,radyo programcılığı gibi bir yönünüz daha var. Bu nasıl başladı?Ne zaman başladı? Hangi radyoydu? Haftada kaç gündü? Programın ismi o zaman neydi?

Radyo programcılığı, albüm çıkarmaya başladığım günlerden beri, özelliklede özel radyoların yeni yeni filizlendiği 92'den beri, pek çok radyodan, özellikle de ulusal radyolardan bana teklif edilen bir şeydi. Ama ben hep uzak durdum, kendimce özel nedenlerim vardı. Sonrasında 2001 yılında, Bursa'da bulunduğum dönemde, Radyo Şimşek' ten böyle bir teklif geldi. Zaten Bursa'daydım. İş yerime yakındı. Program formatında beni tamamen serbest bıraktılar. Yani hem içerik, hem de çalıp söyleyeceğim eserler konusunda. İyi anlaştığımız, radyo dışında da dostluğumuz olan insanlardı ve böylece ben kendi kendime başladım. Gecenin Alyansı adı altında. Sonra tutuldu program, çok telefon gelmeye başladı. Radyonun nazarlık programlarından biri oldu.Bunu 8 ay kadar devam ettirdim.Sonra İstanbul'a geldiğimde,3 ay kadar Marmara FM' de haftada bir periyoduyla bu devam etti. Program adı Geceye Sürgün olarak değişti. 2003 yılının Mayıs ayında Radyo 7' de başladım, haftada 1 gün kaydıyla. Radyo 7'nin o dönemdeki yayın politikasında her gün bir sanatçı kuşağı vardı. Pazartesi kuşağı sanatçı da bendim. Yeni yayın dönemiyle kuşak teklifi geldi. 2003 Ekimle birlikte Geceye Sürgün'ü haftada 4 gün yapmaya başladık. Nihayet 2004 başında adını Dünya Hali olarak değiştirerek hafta arası her gün program yapmaya başladım. Ve 2004 Ramazan ortasında bitirdim.

Radyo programcılığı o dönemde müzik yapmaktan daha mı öne geçti?

Yo Hayır! Radyo sonuçta benim için müzik kutusudur. Orda ne söylerseniz söyleyin, hangi misyonun sözcüsü olursanız olun, radyo müzik kutusudur. Ben dahil Türkiye'de radyo dinleyenlerin büyük bir çoğunluğu radyolarını müzik dinlemek için açarlar. Bende müzisyenim, orada sadece konuşmuyorum ya da kendi çalıp söylediğim müzikler yok. Benim sevdiğim ve seçtiğim eserler vardı ve bunlara eşlik etmekten, onları söylemekten de büyük keyif alıyorum.

Radyo programcılığını bırakma nedeniniz nedir?

Yaklaşık bir buçuk yıl çeşitli saat ve formatlarda yayın yaptıktan sonra Radyo 7'deki programlarımı Ramazan ayında bitirdim. İşlerimin artan yoğunluğu, yeni albümle gelen promosyon çalışmaları ve konserler başlıca nedenlerim.

Yeniden Radyo programcılığı düşünüyormusunuz?

Radyo programcılığı çok keyifli bir meslek. Mikrofonun diğer ucunda kim olduğunu bilmeden uzayda salınıma geçen bir sessiniz. Ama çeşitli iletişim yollarıyla "akis" alıyor ve mutlu oluyorsunuz. Sahne tozu yutanların, sahneyi bırakamadığı söylenir ya, radyo da öyle bir şey. Yine de bir süre radyo programı düşünmüyorum.

Farklı farklı bir çok kesime hitap edebilmenizin ve sevilmenizin nedeni sizce nedir?

Bunu aslında farklı kesimlerdeki, farklı inançlardaki, farklı düşünce ve yaşamlardaki insanlara sormak lazım. Ben kendi adıma şunu söyleyebilirim; bu farklı unsurlara yer verebiliyorum. Hem kendi yaptığım müzikte, hem bir yerde sahne alıyorsam, konser veriyorsam... Seçtiğim eserlerde, sanatçılarda, radyo programı yapıyorsam, çaldığım eserlerde bu farklılıklara yer verebiliyorum. Benim radyo programcılığı yaptığım zamanlarda ve konserlerimde, kendi şarkılarım yok sadece. Sanat müziği, pop müziğin klasikleşmiş eserleri var. Mesela Cem KARACA, Barış MANÇO, Sezen AKSU, Bülent ORTAÇGİL, Fikret KIZILOK vb. pop ve popüler müziğin insanları var. Türküler var. Tasavvuf müziği var. Türkiye'deki formlar zaten bundan ibaret. Ve ben bunları canı gönülden severek, hem konserlerimde, hem radyo programımda, hem sahne aldığım diğer yerlerde yapıyorum. Dolayısıyla hitap edebileceğim kitle zaten artıyor, genişlemiş oluyor. Sanırım toplumun farklı katmanları tarafından sevilmemde bu güçlü bir etken.

"Ölümsüz Karanfiller" adlı bir filmde rol aldınız. Film kaç yılında çekildi? Nasıl bir karakteri canlandırdınız? Oyunculuk yapmak zor muydu? Yeni bir oyunculuk teklifi olursa, tekrar düşünür müsünüz?

95 Yılında Esra film yapımcılığında ve sevgili ağabeyim Mesut UÇAKAN'ın yönetmenliğinde çekilen bir film Ölümsüz Karanfiller. Filmde benim rolüm Baki adında, çağdaş, modern bir derviti. Ve bu da mizaç itibarıyla bana çok uymayan bir şey değildi. Bu yüzden teklif bana getirildi, yönetmen ve yapımcının terciği olarak, çok keyifle rol aldım. Kaldı ki filmin müziklerini de yaptım, Fatih Ihlamur'la birlikte. Sadece o filmde konu olabilecek bir müzik de yaptım. Konu; inanan insanların, yeryüzünden zulme maruz kalması, çeşitli coğrafyalarda, Bosna' da, Filistin' de, Çeçenistan'da vb pek çok coğrafyasa. Bunun anlatımı olarak, bir grup öğrenci tarafından tiyatro hazırlanması ve onun sahneye koyuluşu filmin ana konusuydu ve bunun etrafında dönen siyasi dolaplar ya da tezgahlar. Sadece oyunculuk yapmadım. Müziklerine katkılarım oldu, filmde eser seslendirdim. Hem yaptığım eseri, hem Yunus EMRE'nin eserlerini... Dolayısıyla çok severek yaptım. Yeniden bir teklif gelse elbette değerlendiririm. Ama sadece bana uygunsa, Ölümsüz Karanfiller'dee oyunculuk yaparken zorlanmadım. İki nedeni var: Bir, yıllardır kameralara çıkmış, program yapmış, çeşitli programlara katılmış birisi olarak kameralara aşinayım. Böyle bir çekincem olmadı, endişem yoktu. Bu önemli bir şey. Bir ikincisi de zaten ortaokul yıllarımda tiyatro oynadım ben. Çok kez ödüller aldık hatta Kabataş Erkek Lisesi olarak. Dolayısıyla böyle bir sorun yaşamadım. Filmdeki rolüm, hem bana zaten uygundu, hem işin içinde müzik vardı, hem kameralara ve tiyatro sahnesine alışkındım.

Şehzade Mehmet Sofrası'nda haftanın 3 günü sahne aldınız. Bir restoran ta sahne almak zor mu? Arada yemekler önünüzden geçerken canınız çeker miydi?

Restoran ta sahne almakla, diğer yerlerde sahne almak arasında elbette büyük farklar var. Fakat Şehzade Mehmet Sofrası'nın farklı bir yeri var benim için. Şehzade Mehmet Sofrası sadece bir restoran değildi. Orası Mimar Sinan'ın ilk eseri olan Şehzade Camii'nin medresesi ve ben orada sahne alıyordum. Dolayısıyla çok sakin, dingin bir ortamı vardı. Sonuçta müzik yaptığınız yer bir medrese olduğu için, müziğinizi buna göre seçiyorsunuz. Ben daha çok tasavvuf, ister kendi müziğim, ister sanat müziği, ister türkü, ister pop müzik olsun, neredeyse tamamını o atmosfere yakışır nitelikte, yine sakin, yine soft, yine dingin, slow seçtiğim için ve bu da benim karakterimle uzlaştığı için hiç sıkılmıyordum. Ama başka restoranda sahne alsaydım ve orada benden halay çektirmem istenseydi ya da kendi hareketli şarkılarımı isteselerdi, herhalde zorlanırdım.

Gitar çalmanın dışında, gitarı öğretmek nasıl bir duyguydu? İlk dersinizde neler hissetmiştiniz?

Gitar kursu vesilesiyle öğretmenliğin de nasıl bir şey olduğunu anladım. Çok keyifli tarafları var ama gerçekten çok zor tarafları da var. Onun öncesinde gitar öğrettiğim insanlar da vardı ama tek tüktü. İşte, evde, aile ortamında, iş ortamında... Ama sonuçta iki-üç kişiyle muhatap olmuştum. Gitar kursuyla birlikte, 42 kişilik sınıflar olduğunu hatırlıyorum. Sonradan ayıerdık elbette. 42 kişiyle uğraşmak gerçekten zor iş. Yani çok farklı insanlar, yaş gurupları, öğrenim seviyeleri var. Farklı sosyal-ekonomik durumlar, farklı cinsiyetler, farklı seviyeler. Yani aynı gurupta 12 yaşında bir çocuk da vardı, 47 yaşında bir hanımefendi de. Ve siz tek bir şey öğretmek durumundasınız. Sonuçta bir gurup halinde öğretmek zorunda olduğunuzdan, asgari bir seviye tutturmak ve ona göre davranmak zorundasınız. Ben en çok burada zorlandım. Yoksa gitar zaten sevdiğim bir enstrüman. Her ne olursa olsun insanlarla uğraşmak, benim için sevdiğim bir şey.

İnsanların bir şey aldığını gördüğünüz zaman zaten mutlu oluyorsunuz. Sonrasında gitar kursuna katılan öğrencilerimle birlikte konser yaptım. Yine konserlerimdeki, sahne aldığım yerlerdeki, ya da radyo programındaki gibi, benim şarkılarım da vardı, pop müzikte, sanat müziği de vardı. Lazca eser bile vardı. Farklı müzikleri gösteriyordum. Çünkü şunu biliyorum, gitar öğrenmek isteyen hemen hemen hiç kimse, bunu öğrenmekten maddi bir kazanç beklemiyor. Oysa ki Türkiye'de bunu öğreten insanlar, sanki öğrencileri akademik kariyer elde edecekler, bu işten para kazanacaklarmış gibi, çok yoğun, uzun bir gitar kursu uygulaması yapıyor. Ben bunun böyle olmadığını düşündüğüm için, daha çok pratik tarafı ağır olan bir çalışma verdim. İnsanlar da bundan hoşnut kaldılar. Bence gitar öğrenmek isteyen birinin işi, o gitarla hemhal olmaktır. Ona içini, derdini açmaktır. Bir anlamda terapi mahiyeti taşır. En fazlası da arkadaşına hava atar bir iki eser çalmaktır. Daha sonrasında bunu ilerletebilir. Yani gitar öğretmekten temel amacım buydu. İnsanlarım bir an önce gitarı öğrenmeleri, sonra onu kavramaları, alışmaları ve şarkı söylemeleri.

Gitar dersleri veriyordunuz ve yoğunluğunuz nedeniyle bıraktınız. Tekrar ders vermeyi ne zaman düşünüyorsunuz?

Bir sanat evi kapsamında inşa-Allah. Nasip olursa 50'sinden sonra.

Yoğunluğumdan dolayı bırakmak durumunda kaldım. Bıraktıktan sonra son 6 ay çeşitli kereler başlamayı da düşündüm daha küçük guruplarla. Bu işe daha ideal anlamında bakan, öğrenmek isteyen insanlarla, daha doğrusu hava atmak isteyen insanlarla değil de, ben bir şeyler öğreneyim diyen insanlarla. Ama takvimim bir türlü el vermedi ve şu anda da bir şey söyleyemiyorum. İdealler noktasında, belki şu yapılabilir; bir kültür evi, sanat evi gibi bir yer açılabilir. Ama bunu yapmam durumunda, ben bütün derslere giremem. Bu durumda, yanımda benimle birlikte gitar öğretebilecek birileri olmak durumunda. Ve bu insanlar benimle, iki hafta, üç hafta, hatta belki dokuz hafta ders verecekler ve onun sonrasında benim devam almam gerekecek. Yani geçtiğimiz yılardaki gibi gitar kurslarımın olması benim için çok zor.

Necip Fazıl KISAKÜREK ile tanışmanız ne zaman ve nasıl başladı? Aykut KUŞKAYA'nın içinde Necip Fazıl neyi ifade eder.?

Necip Fazıl KISAKÜREK'le geç tanıştım ve etkilendim. Şiirlerini elbette biliyordum. Sonuçta Necip Fazıl Türkiye'ye mal olmuş bir edebiyat insanı, neye inanmış olursanız olun… Ama şiirleriyle tanışmam 92'dedir. Çile 'yi elime alıp, "Vay be!" dediğim yıl92'dir.

Size, "Vay be!" dedirten hangi mısralardı?

Yattığım Kaya. Ve ilk bestelediğim eser odur. Okur okumaz gitarı elime aldım ve kalıp halinde o beste ortaya çıktı. Necip Fazıl ile geç tanıştım, artık aramızdan ayrılmıştı. Necip Fazıl' la tanışmak... Aslında bir insanla tanışmış olmak demek, sadece onunla yüz yüze görüşmüş olmak demek değildir. Hem de bu insan Necip Fazıl ise. Çünkü, bu insan sadece bir akademisyen değil, filolog değil. Sadece şair, edebiyat insanı değil. Sadece roman, öykü yazarı değil. Necip Fazıl bir ekol. Bu anlamda geç de olsa, Necip Fazıl ile tanışmak benim için bir şereftir. Ve ben bu şerefi halen taşıyorum.

Necip Fazıl KISAKÜREK' den yaptığınız besteler çok ilgi topluyor. Bunun nedeni nedir sizce?

Bu ilgiyi ben kendimden çok Necip Fazıl'a bağlamak durumundayım. Gerçekten de böyle olduğuna inanıyorum. Türkiye'de onu geç tanımış bir çok insan da böyle etkileniyor, diye düşünüyorum. Buna bir de besteler konusundaki hassasiyetimi katarsak, demek ki doğru bir şey yapmışım. Yani sözlere gerçekten çok dikkat ediyorum. Kendi yazdığım söz olsa, istediğim gibi beste yapabilirim. İçimden eçen, istediğim şey nasılsa öyle yapabilirim. Ama Üstat Necip Fazıl'a yaptığım bir besteyi ben, çok çeşitli yerlere onaylatmak durumundayım. Pek çok dinleyenden geçiyor o eserler. Zaten Üstad'ın oğulları da bu kaygıya düşmüşler. "Biz çok beğendik ama bir hata yapabiliyor olabilir miyiz?" Diye. "Belki biz Aykut Bey'i çok sevdik, ama başkaları beğenmeyebilir?" endişesi yani. O zamanlar yaşıyordu, Fikret KIZILOK' a dinletmişler," Nasıl?" demişler. Benim eserlerimi ayrıca Vedat SAKMAN'a, İlhan ŞEŞEN'e dinletmişler. 93'de oluyor bunlar. Onlar da "Evet, işte bu iş böyle yapılır. Bu kalıba ancak bu elbise giydirilebilir." Demişler. Üstad'ın mahdumları ondan sonra kabul ettiler. Ve kendilerine bir kez daha teşekkürler, hiç bir şekilde teklif hakkı vs. istemediler, bu konuya girmek istemediler. Bana bütün Çile'yi besteleyebilirsin diye bir açık çek verdiler. Ama bütün Çile'yi besteleme iznini almış olmak, benim için yeterli değil. Sonuçta karşımdaki Üstad Necip Fazıl KISAKÜREK, gerçekten çok içime sinmiş olması lazım. Bu anlamda Üstad'dan yaptığım şeyler, gerçekten benim içime sinmiş olan şeylerdir.

"Kaldırımlar" şiirini sizden sonra Yücel Arzen besteledi ve Funda ARAR yorumladı. Siz bu besteyi ve yorumu beğendiniz mi? Aynı şey "Bir Adın Kalmalı" içinde geçerli. Onu Özcan DENİZ yorumuyla nasıl buldunuz?

Kaldırımlar'ı benden sonra Yücel ARZEN' le birlikte Özhan EREN besteledi .O beste ortak bestedir. Bestede 3 bölüm vardır. Bölümlere A-B-C dersek A ve B bölümü Özhan'a ait. Kaldırımlar, kaldırımlar diye yükselen bölüm Yücel ARZEN 'in. Bu eseri tabi ki ilk başta yadırgadım ama sonrasında odaksız bakmaya başladığım zaman eseri sevdim.

Kaldı ki bu iki eserde,yani iki ayrı bestede, iki ortak nokta var. Benim yaptığım eserde olanı yakalamışlar. Biri müziğin ritmi. O kaldırımları adımlarken yaptığım ritim var onlarda da. Onlar da kaldırımları adımlarken mi yaptılar bunu bilmiyorum ama bunu yakalamışlar. Bir de nakarat kısmındaki çıkış bölümü, iki eserdeki ortak payda, söze uyumsa bu iki bölümde yatıyor.Sonuçta sevdim.

Hiç onların yorumuyla söylediniz mi?

Hayır.

''Bir adın kalmalı'', benim için İbrahim SADRİ 'nin en iyi şiiri diyebilirim. Türkiye O 'nu Adam Gibi ile tanıdı ama Bir adın Kalmalı benim için daha güzel, çok daha özel bir şiir. Edebiyat normları olarak da söyleyebiliriz bunu, sadece sevdiğim için değil. O yüzden SADRİ 'nin eserleri arasında en rahat bestelediğim eser diyebilirim. Söz konusu şiiri Özcan DENİZ''den dinlediğim zaman çok fazla yadırgamadım. Kaldırımlar kadar yadırgamadım. Çünkü şiirin farklı bölümlerini almışlar altını çizdikleri, vurgu.yaptıkları yer çok farklı benimkine göre.

Aslında bu Kaldırımlarda da bu var bazı sözlerini değiştirmişler, müziğe uydurma adına. Özcan DENİZ'in söylediğinde bu biraz abartılmış. Beste Özcan DENİZ 'e ait değil zaten, bence fena da olmamış. Özellikle nakarat kısımları güzel.

Özellikle okuduğunuz yazarlar var mı? Başucu kitabım diyebileceğiniz bir kitap? Kur'an dışında...

Yegane başucu kitabım olan Alah'ın kitabı hariç -ki o aynı zamanda harika bir dost!-.

Sezai KARAKOÇ, yaşayan en önemli edebiyat adamıdır. Hepimiz çeşitli dönemlerde farklı kitaplar okuyoruz. Bu benim içinde geçerli ama başucu dediğiniz kitap ekol olmuş bir insan tarafından yazılmış olmalı, bu anlamda baş ucu kitabım yok benim. Mesela roman okumam, doğrusu pek sevmem. Denemeyi severim, şiiri severim.okuduğum farklı şairler var. Fikir yazılarını çok severim. Gündemi zaman zaman okurum. Ama faklı farklı gündem yazarları var. Keşke merhum Üstad Necip Fazıl yaşasaydı da ben Necip Fazıl diyebilseydim, Sezai Karakoç var şu anda. Ama yeni yazılar yazması lazım artık .Kitapları var, hem evde, hem iş yerimde. Zaman zaman yeniden okurum her birini . Başucu kitabı olacaksa böyle bir ekol yazarının olması lazım.

Aykut KUŞKAYA'nın dine bakış açısı nasıldır?

Benim için hayatta 3 şey çok önemli. Sadece dostluğu bunların dışında tutabilirim. Şöyle ki: İnsanın hayatta kalabilmesi için inancı olması lazım, aşk duyması lazım, bir de -kendim için söylüyorum- sanat olması lazım. İnanç,aşk ve sanat! Boşlukta yuvarlanan insanoğlunun yıldızlara attığı merdivenler. Bu anlamda din olgusu, dini hayat ve dini yaşayış çok önemli. Hem de ta ilk atamız var olduğu günden beri, ama dini anlayış ve algılayışlarda çok farklılıklar var. Tartışılabilir konular bunlar. Ben sadece genel olarak din hakkında değil; genel hayat üzerine, herkesin başta kendine dürüst kalarak işler yapması gerektiği taraftarıyım. Çünkü hesabımızı kendimiz vereceğiz. Tek başımıza vereceğiz. Başka insanlar bizim vereceğimiz hesapta yanımızda olmayacaklar ve başka insanlardan duyduklarımız, bu hesabı vermemizi hiçbir şekilde kolaylaştırmayacak. Hatta Kur'an-ı Kerim de çokça gördüğüm üzere çok da zorlaştıracak.

O yüzden,herkes bu sentezleri kendi içinde yapabilmeli ve kendi içinde çelişkisiz bir inanca veya anlayışa sahip olabilmeli.

Müslümanlık - İslamiyet Türkiye'de sizce nasıl yaşanıyor? Daha doğrusu yaşanıyor mu?

İslamiyet'ten kasıt, hangi İslamiyet? Yani Kur 'an-ı Kerim'deki İslamiyet mi, yoksa Türk toplumundaki İslamiyet mi? Yoksa yüzyıllardır gelen İslamiyet mi?

Bu kadar bölünmesini neye bağlıyorsunuz?

Bütün dinlerin karakterleri var. Bu yüzden zaten bir sürü elçi ve kitap gelmiş. Dinlerin karakterlerinde var bu. Ama bu şu demek değil, yani ne yapalım işte böyle oluyor. Buda Allah'ın takdiri, Allah böyle istemiş böyle oluyor. Kur 'an 'da ki tabiriyle, sünnetullah, yani Allah'ın tarzı, adaleti böyle istemiş böyle oluyor ve diyor zaten. "Eğer bütün insanlar iyi olsaydı, inanan olsaydı, ben hepsini yerle bir eder, yerine yenilerini getirirdim. Günah işlerlerdi ve tövbe ederlerdi, ben de kabul ederdim" diyor.

Bu paramparça görüntüden İslam coğrafyasını kurtaracak tek şey, ortak payda ve ortak kaynak olan Allah'ın kitabında buluşmak.

Sizinle din üzerine konuşmak keyifli. İlmi bakımdan kendinizi yeterli buluyor musunuz?

Aslında böyle sorulardan hoşlanmıyorum. Yanlı bir soru gibi geliyor. Ben kendimce çelişkisiz bir dini anlayışa sahip olarak ilim sahibiyim. Ama bu yeterli değil elbette. .Hayatta bir sürü yeni şey öğreniyorsunuz. Hele konu dinse, Allah'ın kitabıysa her okuduğunuzda bir kez daha tanışıyorsunuz sanki. Bu durumda, kim ilminin yettiğini iddia edebilir ki?

Cemaatler, tarikatlar, radikal Müslümanlar, muhafazakarlar sadece kimliklerinde İslam yazlı olanlar...vb. Türkiye de İslam'a bakıldığında bir çok grup var. Siz bu gruplarda yer aldınız mı? Bakış açınız bu gruplara nasıl?

Alamadım ne yazık ki. İlk başlarda ne yazık ki çünkü çok istedim, bu iş böyle olurmuş gibi geldi çünkü bana. Herkes bir yere bağlıydı genelde.

Kabul edilmediniz mi?

Yok, kabul edenler vardı. Ama benim oldum olası, sorgulayıcı yapım böyle bir şeye izin vermedi. Arkaya dönüp baktığımda, son 4-5 yıldır bundan çok hoşnuttum. Ne yazık ki, dediğim ilk dönemler için. Kendimi bir cemaate emanet edeyim, aklımı beynimi.. yap dediklerini yapayım, yapma dediklerini yapmayayım. Dini anlayış açısından bunun da çok doğru bir şey olmadığını biliyorum artık.

Yanlış olan şey, bir cemaate dahil olmak değil. Biz de şurada bir cemaatiz, bir topluluğuz yani ama hiç kimse birbirine dini anlayışlarını empoze etmiyor. Bu başka bir şey çünkü, yani ben dinin bazı topluluklar nezdinde kurumsallaşmasına karşıyım. Etik anlamda da karşıyım, dini anlamda da karşıyım. Belli kurallar olmalı. Ve yapılacak yapılmayacakları Allah söylemiş zaten.

Serra ve Furkan adında iki çocuğunuz var. İyi bir aile babası mısınız?

İnsanlar öyle olduğumu söylüyorlar. Aile kavramı ve düzen benim için hakikatten çok önemli. Kendim de böyle bir ailede yetişmiş çocuktum. Aile ortamı benim için çok önemli. Genç yaşta baba oldum. 23 yaşında babaydım, 25 yaşında iki çocuk sahibi idim.

Şu anda 38 yaşındayım.Biri 15, diğeri 13 yaşında bir oğlum ve bir kızım var. Furkan ve Serra. Ve onlarla gerçekten arkadaş gibiyim. Olmasını istediğim, zaten özlemini duyduğum bir şeydi. Sonuçta evcil bir insanım. İyi bir baba olduğumu söyleyebilirim. Evde vakit geçirmeyi seviyorum. Mesela, evde sıkılırlar, dışarı çıkmak, arkadaşlarla görüşmek, oyun oynamak... Ben hepsini evde yapabilirim. Evde yalnız kalabilirim. Ve mutlaka yapacak bir şeyler bulurum.

Yoğunluğunuz aile yaşamınızı ne kadar etkiler? Onlar sanatçı bir babaya, eşe alıştılar mı? Özlerler mi sizi?

Elbette zaman zaman ciddi yoğunluk içine giriyoruz. Bu aralar da öyle bir dönem .Gece geldiğim zaman öpüyorum çocukları. Sabah onlar okula giderken de beni öpüyorlar. Ben onları öperken onlar uyuyor oluyor. Onlar beni öperken, ben uyuyor oluyorum. Kıyamadıkları ya da kıyamadığım için. Birbirimizi görüyoruz ama görüşemiyoruz bir türlü. Zaman zaman böyle oluyor. Ama ne yapalım benim hayat tarzım bu. Buna alışmak durumundalar. Kaldı ki ben bu zamanları telafi edecek kadar renkli bir kişiliğe sahibim. Hiç beklemedikleri zamanda ben onları tatile götürebilirim. Okullarından, derslerinden alabilirim. Aynı şeyler eşim için de geçerli. Çünkü,benim mesai kavramım normal çalışan insanlardan biraz daha farklı .Kendi mesaimi kendim yönetiyorum. 14 yıldır bu böyle. Bu çok bilinçli bir tercih, 14 yıldır kimse benim patronum olmadı. Hiç kimseden emir almadım. Kendi mesaimi kendim belirleyecek durumdayım. Bunun bedelini de ödedim açıkcası, kötü zamanlarımda oldu iyi zamanlarım da. Şükürler olsun, biz mutluyuz.

''Ne olur anla'' albümünüzde 'Güzel Gözlerin' adlı parçayı çocuklarınızla birlikte seslendirdiniz. Nasıl bir duygu? Çocuklarınızın da sanatçı olmasını ister miydiniz? Bu sadece ses sanatçılığı değil. Ve onlarla aynı sahneyi paylaşmak nasıl bir duygu?

Ben kendi yetiştiğim aile içinde de benzer ortamları yaşayarak yetiştim. Yani 7 yaşından beri ben aile ortamımda, annem, babam, halalarım, eniştelerim, teyzelerim hep şarkı söylerdik. Televizyon da bu kadar yaygın değildi. Radyo tiyatrolarının dinlendiği dönemlerden bahsediyorum. Dolayısıyla onlardan bana geçmiş bir taraf da var .Zaten bundan keyif alıyorum. Şimdi ben aynı şeyi kendi aileme, kendi çocuklarıma uyguluyorum. Yani bazen ablamlarla, teyzeleriyle bir araya geldiğimizde, hemen enstrümanlar çıkıyor, hep beraber şarkı söylüyoruz. Sanatın ben kalıtımla ilgili olduğuna da inanıyorum. Ben babamdan ve halalarımdan aldığım genleri bir şekilde çocuklarıma yansıtmışım. Mesela Serra'da biraz daha müzik tarafı, müzik ve resim sanatı, Furkan'da da sahne tarafı, yani görsel sanatlar diyebileceğimiz oyunculuk, sunuculuk, tiyatro ağır basıyor. Ve iyi yapıyorlar bu işi, çocuklarımla birlikte müzik yapmak, bunu albümlere taşımak ya da sahneye taşımak, benim için gurur verici.


Ailede başka enstrümanlar çalanlar var mı?

Evet. Daha çok vurmalı çalgılar türünde çalgılar çalanlar var.Yeğenlerim var gitar öğrettiğim, gitar çalanlar. Çocuklarımda ilerlettiler epey. Gitar çalıyorlar, hatta beste bile yapıyorlar.

Erken yaşta babanızı kaybetmiş olmanız hayatınızı nasıl etkiledi?

Zor soru... Babamı kaybettiğimde 17 yaşındaydım. Lise son sınıfın ikinci dönemindeydim. Üniversite sınavına hazırlandığım dönemlerde, benim için tam bir şok oldu. Travma yaşadım yani. Öyle ki aradan yıllar geçtiği halde ben sokakta gördüğüm insanların sırtına vurup çeviriyordum kendime,a caba babam olabilir mi?diye. Simaen benzettiğim insanlardı. 20 yaşında, hatta 21 yaşında ben bunu yaptığımı biliyorum. Çünkü hiç bir hazırlığımız yoktu. Her ölüm hiç şüphesiz genç ölümdür ama babamın ölümü gerçekten çok gençti. 59 yaşındaydı vefat ettiğinde ve ben çok hoyrat bir gençtim. Kendime ait bir dünyam vardı. Babamda sağ olsun beni serbest bırakmıştı. Baba-oğul ilişkisini yaşadım ama babamla arkadaş olacak kafa yapısına sahip değildim ben. 18-19'lu yaşlarda ancak ben bu fikri altyapıya sahip olduğumda ise babam yoktu yanımda. Dolayısıyla bu benim için acı bir şey. Babamı erken yaşta kaybetmem... Ama ne yapalım alan da O, veren de O. Kimi kime şikayet edeceksiniz? Bu anlayışa sahip olmak tabii çok zamanımı aldı. Çok yaralayıcı bir süreçti. Ve babam enfarktüsten vefat etti. Hiç bir belirtisi yok. Babamın erken vefatı o hoyrat, günlük yaşayan çocuğu biraz değiştirdi. O çocuk pek çok şeyden uzak kaldı. Buna kötü alışkanlıklar da dahildir. Ve biraz daha kendini sorgular bir hal aldı. Bunun sonradan İslamlı tanışmamla büyük etkisi var aslında.

İnsanlarla ikili ilişkilerinizde nelere dikkat edersiniz?

Karşımdaki insanlarla ikili ilişkilerimde, yaşı kaç? cinsi ne? beni ne kadar tanır? Bunların o kadar önemi var ki. Bütün bunları hiçe sayıp da, hıı...ben şuna dikkat ederim demek zor geliyor bana. Ama açıklık önemlidir. Açık olmak. Yani seviyorsan, sevdiğini söyleyebilmelisin, ifade edebilmelisin. Ama sevmiyorsan da asla seviyormuş gibi yapmamalısın. Eğer genel bir kural konulacaksa, bundan başlanabilir.

Çevrenizdeki insanlara sorulduğunda, ''Aykut Kuşkaya = Dost'' diye bir cevap alınıyor.Bunun sırrı ne? Bunun bir sırrı var mı?

Dostluğa verdiğim değerdir belki .İnsanları sevmem ben açık söyleyeyim ama insanı severim. İnsandaki insani şeyleri severim. Bu kötü de olabilir ama insanı seviyorum ben. Gerçektend e öyle insanları sevmiyorum ama insanı seviyorum. İkisi arasında çok fark var benim için.

7'den 77'ye, her türlü insanla mutlaka bir ortak dil oluşturuyorsunuz kendinize, bunu nasıl başarıyorsunuz?

Ben hiç kimse karşısında kendimi üstün görmem. Karşımdaki insana öyle yaklaşmam. İster çocuk olsun, ister çok değerli bir din alimi olsun, ister öğrencim, ister gerçekten bir arkadaşım dostum olsun, ister meslektaşım, sanatçı olsun. İnsanlara böyle yaklaşmıyorum ben. Onlar da bunu fark ediyorlar zaten. Karşımdaki insanın herhangi bir sıfatı yoksa benim karşımda, bana çok alttan yaklaşıyor ,ben onu yukarı çekiyorum hemen. Karşımdaki insan bana böbürlenerek davranıyorsa, onu da aşağı çekiyorum. Öyle olduğu zaman daha insani bir hale geliyor hadise ve herhalde ondan etkileniyorlar.

Bir süre muhasebeyle, bir süre grafikerlikle uğraştınız. Aynı zamanda reklamcılık, sanatçı yönünüz, oyunculuk hatta radyo programcılığı, öğretmenlik yaptınız. İktisat mezunusunuz. Farklı farklı işler yapmanız hayatınızın akışını etkiliyor mu?

Aslında etkiliyor. Yani şöyle: Eğer toplum anlamında, toplumun bakışıyla, toplumda iyi bir yer edinmek istiyorsanız istikrar sahibi olmak zorundasınız. Yaptığınız iş her neyse onu yıllarca yapmak durumundasınız ve böyle insanlar toplumda ,yine toplumun bakış açısıyla daha başarılı addediliyorlar. Yani toplumda söz konusu eğer iş hayatıysa ,çok maaş alıyor almak başarının ölçüsüdür. Ne yaptığınız çok önemli değil. Bu da çok normal bir şey aslında. Bir iş yerinde 20 sene çalışan bir insanla, henüz 3 senelik bir insan aynı maaşı alamazlar. Toplumun başarı anlayışı istikrarla özdeşleşmiş durumunda. Ama bu benim gibi insanlara göre değil. Böyle olduğu zaman ben kimseyi kriter almıyorum kendime. Canım neyle uğraşmak istiyorsa onunla uğraşıyorum. 14 yıl kolay bir şey değil, ben kimseden maaş almadım. Kimseye bağlı kalmadım, kendi mesaimi kendim belirliyorum.

İşsiz kalma sorununa düşmediniz mi?

Kaldığım zamanlarda oldu. Ama hangi anlamda işsiz? Yani reklam işleri boca olmuşsa gider başka şeyle ilgilenirim. Öbür ki battıysa, gider diğeriyle ilgilenirim.

Nelerden kaçarsınız? Neleri ararsınız?

Yapma lütfen! Bir adaya düştüğümde yanıma alacağım 3 şey gibi...
Ya...gerçekten cevap veremem ben bu soruya.

''Aşk '' ne değildir?

Fiziksel değildir.

Fani midir? Ölür mü?

Aşktan ne anlıyorsunuz? Ona göre cevap vereyim.

Aşktan siz ne anlıyorsunuz? Soruyu AŞK nedir ile değiştirsek?

İnsanın var olma nedenidir. Ama aşk dediğimiz, farklı anlamlar yüklenmiş bir şey. Dolayısıyla çok balon bir kavram. Hangi aşktan bahsediyorsunuz? Yeni tanışmış bir kızla, erkeğin birbirine duyduğu şeyden mi söz ediyorsunuz? Annenizden mi bahsediyorsunuz? Kendinizden mi? Çiçeğinizden, köpeğinizden mi? Hepsine aşık olabilirsiniz. AŞK üstündür .Sayılabilecek tüm bunların daha üstünüdür. Yani bu anlamı yükleyerek, insanlığın var oluş nedenidir AŞK. Ama toplumun genelinde -ne yazık ki- böyle anlaşılmıyor. Fiziksel bir şey var ortada yani daha kaba söyleyeyim, etin ete hasreti mevcut. Eğer buysa,aşk çok güdük bir şey. Böyle anlaşılıyor toplumda çünkü. Aşk evet geçicidir böyleyse. Asla çok da önemli bir duygu da değildir. Gidici çünkü, gidiyor. Bu yüzden sevgi daha kalıcı bence. Eğer toplumsal bir şeyden bahsediyorsak sevgi, aşktan üstündür. Aşkın kendisinden bahsediyorsak, bırak sevgiyi tüm duygulardan daha üstündür. Aşk ile geldik ve aşk ile gidiyoruz.

Zamanın içinde kaybolsaydınız. Kendinizi hangi y.y da hangi şartlarda ve kim olarak bulmak isterdiniz?

İşte yine zor soru... Ben herhalde ilk insan Adem olmak isterdim. Hz. Adem olup yoktan yaratılmak isterdim.

Hayatınızda sizi en çok yoran dönem ne zamandır?

1999-2001 arası.

Genç kızların fazlasıyla ilgisini çekmeniz, özel hayatınızda eşinizle aranızı olumsuz etkiliyor mu?

Etkilemiyor. İkimizde artık o yeterli olgunluğa sahibiz. Şöyle böyle biz birbirimizi 15 yıldır tanıyoruz. Yani O beni çok farklı ortamlarda görmüş, tanımış, insanlarla diyalogumu, tavrımı, koyduğum mesafenin sınırını bilen bir insan. O yüzden böyle problemlerimiz olmuyor.

Aykut KUŞKAYA kimleri dinler?

Böyle standartlar almam. Aykut KUŞKAYA sevdiğini dinler. Ama sevdiğim şeyler o anki ruh halime, yaşadıklarıma göre de değişebilir. Neyi seviyorsam, onu dinlemek isterim. Müzik frekans işidir. Yani benim yaşadığıma, ruh halime, frekansıma ne uygunsa onu dinlerim. Mesela İbrahim TATLISES' i dinlemem ama, kısa bir dönem iyi dinledim, tabi çok seçerek. Ya da Aykut KUŞKAYA, Fikret KIZILOK' u çok sever ve dinler. Ama bir dönem hiç dinlemedi, çok ağır geldi. Ama Aykut KUŞKAYA her zaman Barış MANÇO dinler. Her şeyi yapmış çünkü. Hangi ruh halinde olursan ol, hepsine bir müzik yapmış, hiç birini kaçırmamış. Ama böyle isimler çok az, sürekli dinlediğim sanatçılar çok az.

Lise yıllarınızda aralarında İskender Paydaş'ında bulunduğu bir grubunuz vardı. İskender Paydaş'la halen görüşüyor musunuz?

İskender'le yakın ve periyodik bir diyaloğumuz yok ne yazık ki. Farklı çevre ve meşgalelerimiz var. Çeşitli zamanlarda birkaç kez karşılaştık. En sonuncusu bundan iki yıl önce havaalanındaydı. İkimiz de yurt dışına çıkıyorduk ve aynı uçaktaydık. Yanında eşi ve arkadaşları olduğundan muhabbetimiz apronla sınırlı kaldı ve lise yıllarımızla birlikte o sıralar sıklıkla evine konuk olduğmuz İlhan ağabeyi (İlhan İrem) andık.

Tek kelime oyununda sorular yönelteceğim, tek kelimeyle cevaplar mısınız?

Kitap : Öğrenim
İnsan: Sürgün
Sigara: Arkadaş
Bir çiçek: Karanfil
İstanbul : Canan
Çay : Kurtarıcı
Monalisa: Meryem
Değişim: Gereklilik
Gerçek : Hak
Bir nota: Fa
Yalnızlık : Seçim
Aile: İnsan
Gökkuşağı : İnsan
Serra ve Furkan : Can
Yaran : Dost
Nesrin KUŞKAYA: Hayat arkadaşı
N.F.K : Üstad
Yaradan :Of of ..İlk ve son(gerçek huzur)
Biz : Taze bir soluk ( Liman)
Politika : Zirvelere ve uçurumlara açılan yol (Serüven)
Ölüm : Kurtuluş
Şiir : Manevra
Bursa : Bir yönüyle fırtına, bir yönüyle inanılmaz sükunet ( Hüdavendiyar)
Varlık : Sancı
Mikrofon : Alet
Dost : Mevla



2004/Eyüp-İstanbul

"kimden aldım böyle sessizliğimi, sesimi kime vereyim şimdi!"M.Ç.
Tüm Mesajlarını Bul
Alıntı Yaparak Cevapla
« Önceki | Sonraki »
Cevapla 

 
Forum Atla: